cam kırıkları

Ertesi gün, günün ilk ışıklarıyla, on günlük birlikteliğimiz son bulacak. Bunun için uzayan yemek masasının kenarında, köşesinde, tam yerçekimine yenilmişken bir ucuna tutunmuş, çokça içkiden belki ama çokça da yoğun çalışma halinden, beş kilometrelik uzun ve kalabalık bir yoldan, kirden, pastan ağırlaşmış  bedenlerimizi, tam bir irade örneği sergileyerek, yine de ayakta tutmaya çalışıyoruz. Yaklaşık kırk kişi kadarız. Grubumuzun fotografçısı Stefhanie, bize on gün boyunca çektiği karelerden, duvara yansıttığı bir projeksiyonla slayt gösterisi yapıyor. Fonda benim Türkiye örneğim olan Baba Zula, İskenderin öyküsünü anlatıyor. Anna ender olan kendi fotografını görür görmez “Koca Şişko” diye bağırıyor. Kendi dilinde elbette ama tek kelime Almanca bilmeyen gurubun geri kalını olarak ne dediğini hemencik anlıyoruz. Zira Anna’nın bedeniyle olan sıkıntısına birçok kez tanık olmuştuk. Ya da en azından ben. Jackie arkadaşının nidasından sonra gözlerimin içine acıyla bakıp gülümsüyor. Uzatmıyorum, anladığımı biliyor. Bacaklarımı iki yana ayırarak oturduğum tahta sırada, sırtını  göğsüme yaslamış, bacakları uzun, hırkamı üzerine örttüğüm, ele avuca gelmez  Jackie’nin saçlarını okşamaya devam ediyorum. Gece zor bitiyor. Büyükler olarak, küçüklere kıyamayıp koca masayı toplayıp, mutfağı da temiz bırakıyoruz.
Ve sabah. Fransız grup neredeyse geceyarısı  ülkelerine uçtular. Biz sabah Alman grupla başbaşa kaldık. Masamız daha sessiz, gözlerimiz daha donuk ve tek bir iş istemez haldeydik. Organizasyon sorumlumuz hep beraber yapacağımız bir toplantının haberini verdi. Daha önceki günlerde team toplantıları, katılımcı gençler olmadan yapılıyordu. Şaşkındık ve eksik. Nereden çıktığını bilemediğimiz toplantı başladı. Herkes, katılımcılar ve grup sorumluları ne kadar mutlu, mesut ve harika bir beraberliğimiz olduğunu söyleyip durdular. Tek problem fazla çalışmakmış gibi tınlıyordu. Sıra bana gelene kadar tabi. İki çevirmen eşliğinde sormaya başladım;
Neden kostüm atölyesinde katılımcıların ne yaptıklarını görebilecekleri, diktikleri elbiseleri deneyecekleri bir boy aynası yoktu? (Zira saçma kostümler Anna gibi zaten bedeniyle dertli olan gençleri bunalımın eşiğine getirmişti ben bile örnek modeli değil canımın istediğini uygulayıp giydim)
Neden Carl yüksek tansiyon ve ağır mı ağır cüssesiyle yapamayacağı ya da zorlanacağı başından belli olan dans atölyesine seçilmişti? (Carl neredeyse yüz kilo ve hasta, bütün karnaval boyunca sergi kamyonumuza oturmak zorunda kaldı ve sıcaktan fenalaştı üstelik dans atölyesine girmek kendi tercihi değildi.)
Neden obje atölyesindeki katılımcılar göstermelik fikir sorma aşamalarından sonra, bir buluşlarını hayata geçirebilmek için atölyenin yönetici sanatçısıyla onca cebelleşmişti? (İdil’in “ama dalga yaparsak kamyonumuz daha güzel olacak” demesiyle, atölye sorumlusu dinazorla arasında günler sürecek bir savaş başladı ama inançlı ve yılmaz İdil bu savaşın galibi oldu. Zaten İdil’in dalgaları da olmasa sergi kamyonumuz bir halta benzemeyecekti.)
Neden bu toplantıyı aramızda Fransız grup olmadan ve katılımcılarla birlikte yapılıyordu? (Zira toplantılarda katılımcılarla ne yapacağımızı konuşuyorduk sıklıkla, e şimdi onlarla beraber bu toplantıyı yapacaksak, gerçek bir değerlendirme yapmış olacak mıydık?)
Bunlardan bazıları hemen o anda aklıma gelen sorular olmasına rağmen daha ikinci sorumda toplantı bitirildi. Ben cevapsız kalmıştım. Derin bir sessizlik de peşine geldi. Çevirmenime “çok mu sert oldu?” diye sordum. “Sanırım birazcık serttin, daha diplomatik olsaydın keşke” dedi. Neyse ki hiç başıma gelmemiş birşey değildi daha diplomatik olamamak. “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar”atasözüyle beraber AB destekli procelerimin sonuna gelmiştim sanırım. Ve laf aramızda bu zaten ilk procemdi. Sonraki on dakika içerisinde herkes bahçeye toplandı. Almanlar bizi uğurlamak üzere yanımızdaydı. Jackie boynuma koparırcasına sarılıyor, yaşlı gözlerle birşeyler söylemeye çalışıyordu. Kopup kopup tekrar birleşiyorduk Jackie’yle. Hangi ara bu kadar derin bir ilişkiye geçtiğimizi anlamayanların şaşkın bakışları altında aldığım tek adres onunkisi oldu. “Annem gibisin” demişti, “Annem benimle bu kadar ilgilenmedi, keşke ilgilenseydi” demişti, “Anne gibi kokuyorsun” demişti. Onaltı yaşında, yaralı bir kalbin tüm parıltısı benimleydi artık. Bir ömürlük misafirim oldu.
Onu ilk farkettiğimde, hoşgeldin şerbetlerimizi içiyorduk. O ve bir arkadaşı çemberin dışında durmadan gürültülü konuşuyorlar, durmadan sigara içiyorlardı. Sonra dans atölyesi için gönüllü parmağını kaldırdı, işte kalbimi kazanmıştı bile.  İlk gönüllüydü. Adı en başa yazıldı. Dans ve kostüm atölyesi dönüşümlü olarak beraber çalışıyordu. Yirmibeş katılımcının onaltısı dansta ve diğerleri obje atölyesinde çalışacak ve onuncu günün sonunda Berin’de düzenlenen Kültürlerarası Berlin Karnavalı’nda hem performanslarını sergileyecekler hem de yarışacaklardı. Bizler takım şefleri yani koreograf, heykeltraş, müzisyen, fotoğraf sanatçısı, tasarımcı ve sosyolog ve psikolog olarak,  onları yönlendirmekle sorumluyduk. Bu arada çeşitli derneklerden bir alay sorumlu daha vardı. Hergün takım şefleri olarak bir toplantıyla güne başlıyor ve bir sürü uzatılmış konudan sonra sıra hep Jackie’ye geliyordu. Kaldığımız hosteldeki uygunsuz davranışlarından tutun da, atölyelerdeki dağınık çalışmalarına kadar yaptığı her hareket eleştiriliyor ve hatta geri gönderilmesi söz konusu oluyordu. Derin bir nefes alıp, hayat zorluğu olan gençleri bizlerin seçtiğini durmadan hatırlatmak zorundaydım sanki.
Bizi bir araya getiren Berlin’de çoğunlukla göçmenlerin yerleşim yeri olan Kreuzberg’de faaliyet yürüten bir derneğin, entegrasyon sorunu olan gençlere yönelik yaptığı bir projeyi hayata geçirmekti. Bu sene Türkiye ilk kez katılıyordu ve neden bilinmez Türklere hayran durumları bizi oldukça şaşırtıyordu. Jest olarak evsahibi derneğin Türk katılımcılarıyla sohpetler ediyorduk, Türk lokantalarında yemeğe çıkıyorduk, Türkiye’nin sorunları en çok konuşulan konular arasındaydı ve “Ah bu Türkiye’nin hali ne olacaktı!”. Bu en Avrupa’lı üst bakış ikinci günün sonunda, sürekli boynumu rahatlatmak zorunda kaldığım bir gerginliğe neden oldu. Üstelik yine ikinci günün sonunda çalışma mekanındaki tozdan alerji olmuştum ve tüm yüzümü her an bepantenle kaplamakla cezalandırıldım. Ama biz aslında bir yarım grup olarak oradaydık. Gelmesini planladığımız Başak Kültür Vakfı’ndan olan genç arkadaşlarımızın hiçbiri vize alamamış ve biz hem uçak parası bulmak için bağış toplamanın koşuşturmacası hem de konsolosluk kapılarında yatmamızın neticesinde ayazda kalmıştık. Eksiktik, çünkü diğer yarımız Kürttü. İfrit olduğumuz Alman Konsolosluğu ile ilgili olarak, oradaki yerel bir gazeteye içimi dışımı döktüm. Sonuçta biz beyaz Türkler, beşimiz öğrenci, bir ben bir de orijinal Fransızca öğretmeni Stefhanie’yle beraber sadece yedi kişiydik. Bizim grubun tek sorunu (consepte uygunluk açısından) yaşadıkları pembe dünyanın dışında başka birşey bilmeyen aptal, şımarık zengin çocukları olabilirdi belki ama hepsi o kadar zeki ve o kadar farkında, gözü açık çocuklardı ki, Türk grubu böylelikle tamamen dış kapının dış mandalı oldu. Fransız grup itfaiyecisinden oyuncusuna birçok seviyeden çalışan işçi gençlerini getirmişti. Alman grup ise aramızdaki en dezavantajlı gruptu. Hepsi eğitimsiz, yoksul ve neredeyse sistemin artığı olan gençlerden oluşuyordu. Kısacası yapılması en güç olandan harika işler çıkarabilirdik, biz hepimiz birdik ve hepimiz çok güzeldik. Her yere, herşeye ve herkese entegre olabilirdik. Tipik STK mantığından tiksiniyordum. Ayrıca dernek binası ile kaldığımız yer arası en az üç kilometreydi ve sabah yürümek neyse de dönüşte terli ve geceyarısı tam bir eziyetti.
Çevirmenlerimiz olan iki Deniz’le, biri matmazel biri mösyö göçmen olmak, Türk olmak, Berlin’li olmak, iş güç hayat mebat meseleleriyle ilgili çok konuştuk. İkisi de iyi eğitimli hafif solcu, çokça hümanist ve görüntülerine rağmen üçüncü kuşağın Almanlarıydılar. Onlarla da zor oldu ayrılmak.
Gördüğüm filmlerden çıkarmaya çalıştığım Berlin, şehrin içinden geçen sayısız kanallarıyla, az da olsa varolan eski yapılarıyla, doğusu, batısı hiç susmadan konuşan duvarlarıyla, her turistin sayısız halini hediyelik aldığı yıkık duvarıyla, baharda görülmeye değer muhteşem bir yerdi. Artık tiki mekanı olmuş Rosa Luxemburg ve Karl Marx Caddeleri “nereden nereye!” dememe neden oldu. Onca acı yaşamış bu filozoflar kentinin sokaklarında sıklıkla tek başıma yürürken, yerdeki bira şişelerinin parçalanmış hallerine bakıp, Hitler intihar etmediyse ne oldu diye düşünüp durdum. Eve dönmenin en güzel yanı oradaki Türklük hallerini etrafıma zevk ve neşe içinde anlatmaktı. Berlin sokakları özellikle de Kreuzberg gerçek bir müze gibiydi çünkü.

aytül hasaltun
Bu yazı Çerçevesiz Sanat Dergisi 2. Sayısında yayınlanmıştır.


About this entry