Kaç kere ölünür?
Hayatımın dönüm noktalarından biri oldu, Hrant’ın şehrin ortalık yerine vurulup düşüşü. Sonrasında ben de düştüm aynı yere aynı şekilde, yağmurlu bir günüydü İstanbul’un kalbim ıslaktı. Ama betonun serin dostluğunda ses vermenin, söz vermenin hafifliği vardı. Sonrasında en kutsal mekanlarda söz verdim kendime, bundan sonra olmamalı dediğim, ne görürsem ne duyarsam mutlaka ağız dolusu haykıracağım diye. Haber yapmak isteyenler, prim yapmak isteyenler, korkutarak engellemek isteyenler, ortadan ikiye ayırsa da çoğu gitmiş azı kalmış kalabalığımızı, uzanmış yatan yüz kişi kadardır. Bir gün içinde toplanmış sanatçılardık. Şu halimizle ülkemizi onun kadar sevmedik, onun kadar aydınlık ve ışıltılı değildik. Ürkek gözlerimizle, meçhule giden yolcular gibiydik. Yağmurda saçak altı bulamayan kuşlar gibiydik. Yattık yağmuruna İstanbul’un, onun kadar ölüydük .
Aklımı korumaya çalışarak geçti tam bir sene. Başladığımız işi devam ettirelim istedik. Toplandık aramızda iki kurum. Kendimizce bir eylem daha planlayalım istedik. Öldürülen son gazeteci, öldürülen son Ermeni “O” olsun istedik. Nar dedik hep beraber. Kanı kirli bir Ermeni’yi vatanı bölmeye çalışan hem de bir solcuyu en iyi, düştüğü kaldırıma çalınmış bir tek nar anlatır diye kadar verdik. Hrant’ın arkadaşları olmayan bizler Hrant’ın arkadaşları meğer ne başına buyruklarmışız. Telefon üzerine telefon, toplantı üzerine toplantı. Biz sordukça “neden bizi engellemeye çalışıyorsunuz, üstelik gözaltı olur ha diye parmak sallanıyorsunuz?” Sus pus, sus pus.. . “işte öyle!( polise söz verdik) Neredeyse…
Biz de bölünüyoruz sonunda. Hiçbir şey yapmayacak olmak dayanılmaz kılıyor nefes almayı. Bari kendi sözümüzü söyleyelim diyoruz. Giyinip kuşanıp anma yerine, Agos Gazetesi’nin önüne varıyoruz. Tören başlıyor. Üç konuşmacı kürsüde, yine en çok yarinin söyledikleri, demirden bir yumruk gibi. Depremler oluyor içimizde, yangınların külleri uçuşuyor meydanında İstanbul’un ama yerinden oynamıyor koltuk sahipleri, gıkımız çıkmıyor, kaldırımdaki küçük bir taşa bile isabet ettirip vuramıyoruz. Belki yarım saat sonra apar topar biti(rili)yor anma. Şehrin en bilinen caddesine ilk gelmişiz gibi yol tarifleri veriliyor kürsüden. Ses çıkarmamamız, komşunun tavuğuna şışt denememiz öğütleniyor sıkı sıkıya. Öyle ya bu toprakların gerçek hakimi, evinin önünde bayrak asanlar.Biz bu kadar can yangısının ardından evinin önüne bayrak asmayanlardanız. Biz öylesine bir köşede, sessizce, yaşadığımıza duacı olarak yuvarlanıp gitmesi gerekenleriz. Bize yaşama imkanı verdikleri için dua etmesi gerekenleriz. Bu sinmişliğimizi bu bitmişliğimizi artık kabul etmeliyiz. Entelijansiyanın timsah gözyaşları içinde Hrant’ı andığı geceye gitmeyi aklımızdan bile geçirmiyoruz . Bu arada biz çağdaş dans alanında yürüttüğü faaliyetlerde bilenen Dans Buluşma-İstanbul adında esasında iki kişilik, çokça çaba ve anlamaya merakla, dört kişi olmuş bir kurumuz. Alternatifimizi ararken Ermeni Cemaatinin bir üyesi olan arkadaşımız Talin Büyükkürkçiyan’ın 40. Odasına yöneliyoruz. Neden mücevher ve güzel elbiselerle dolu olmayan 40. Odayı açmamamız gerektiğini anlatan gösterisinden yine hayal kırıklığı ve yılgınlıkla çıkıyoruz. En derinimizde hissediyoruz artık, ne yazık ki bu son olmayacak. Ne Ermeniler kardeşimiz olacak ne de gazeteciler özgür olacak. Üzerinden çok geçmeden şiddetini giderek artıran, şimdilerde utanmanın sınırını çoktan aşmış dna testlerine kadar varan “ya sev ya terk et” söylemlerini ve yine bir gazetecinin, Engin Ceber’in işkencede ölüm haberini alıyoruz. Ölüm haberimi alıyorum… Bir kez daha…
Kulaklarımda dönüp duruyor Galata’da sıkılan ilk kurşunun vızıltısı. Tarih Nisan 1909 Yer Galata Köprüsü. Hasan Fehmi “Serbesti Gazetesi”. İttihat ve Terakki aleytarı olmanın bedeli cansız bedeni. Sonrasında kimler kimler. .. Sabahattin Ali’ler, Uğur Mumcu’lar, Abdi İpekçiler daha kimler .Köprüaltı erken gençliğimin aşk meşk akşamları halbuki. Eski dünyadan yeni dünyaya uzanan eğlenceli, neşeli, müzikli bir yol. Hızla kirlendi hatıralarım bildiğimi hatırlayınca. Olduğu yerde bıraktım öylece aşkı ve meşki . Galata Köprüsü sessiz sedasız , boylu boyunca, utanmaz arlanmaz , Haliç’te uzanmış yatıyor şimdi. Öylece Haliç’e uzanmış yatıyor. Öylece uzanmış yatıyorum. Kaç kere ölünür, hesabını yapıyorum…
Bu yazı Çerçevesiz Sanat Dergisi Ocak 2009/5. sayısında yayımlandı.
About this entry
You’re currently reading “Kaç kere ölünür?,” an entry on Midas'ın Kulakları
- Published:
- 1.17.09 / 8pm
- Category:
- dans ve hayat
- Tags:
No comments
Jump to comment form | comments rss [?]