SİVRİYDİN, ÇOK SİVRİ…

Elyazısı mı yoksa bir bilgisayar ekranı mı? Elyazısını tercih ederdim şüphesiz, hatta birkaç sebepten. Kalemi elime alıp denemeler yapmadan önce. İlkokul çocuğu yazısından daha beterdi yeşil yazan kalemle beyaz sayfada gördüklerim. Israr etmedim vazgeçtim. Şimdi harflerin tuşlarına basarken hafif bir sızı hissediyorum. Ellerim çok uzun zamandan beri uyuşuk. Hem benim değil gibi hem ‘’hala gitmedim inatla buradayım’’ gibi ağrılı. Seni suçlamadığımı ve benim bir melek olduğumu sanıyorsan ne yazık ki değilim. Seni uzun aylar boyunca suçladım. Üstelik sadece ellerimin uyuşukluğundan dolayı değil. İçimden çıkan her yemek kalıntısında, soluğum her kesildiğinde, hareketlerime dikkat etmem gereken her durumda, eski kıyafetlerim olmazken ve yenilerini bulamadığım her durumda, sigarayı her bırakamayışımda, her kavgada ve her teslimiyette seni suçladım. Tıpkı bir cani gibi. Doğmamış minik yavrusunu şefkatle kabullenmesi gerekirken itmeye çalışan, fazlasıyla hırslı görünen bir anne. Mi?… Sana bunları yazmak zorundayım. Artık bende saklayamayacağım kadar ağırlaştı hislerim. Üstelik günün birinde belki sen de bilmek istersin.
Zaman geçtikçe, yüzün gözün siyah beyaz ekranda seçilmeye başladıkça, içimdeki hareketten haz aldıkça kabullendim seni ve başıma gelenleri. İlk tatilimizden sonra köylü kızı edasıyla yatağının başucuna asarım diye topladığım çiçeklerden tablo yapmaya çalışmayı bıraktığım zamana denk geldi bu kabulleniş. Sarsıla sarsına ağlarken farkettim aslında kendimi doğurmaya çalıştığımı. Huzurla uyuyan içimdeki haline bakıp sanki içimde değilmişsin gibi bir nefeste yuttum hep varlığını. Kendi kendime oynadığım büyük oyunlardan biriydi yine. Gün geçtikçe, kararan karnıma her baktığımda yabancı mısın yoksa tam da kendim miyim hep sordum. Erkekler sivri olurdu. Karnım neredeyse burnuma değmek üzereydi. Sivriydin çok sivri. Seni sevebildim mi? Bilemiyorum. Çok özlediğimi, dünyaya gelmeni sabırsızlıkla beklediğimi biliyorum. Bir keresinde küçük ayakkabılar satan bir mağazanın önünden zor geçtim gittim. Kulisin bol sigara dumanlı terkedilmişliğine vardığımda artık ne gözyaşımı tutabildim ne de ‘’ gel artık seni çok özledim’’ diye ağlamaya başlayan en hayvan halimi avutabildim. Seni sevdim. Sen beni büyüttün ben de seni.
38+6’dayım bugün. Haftaları saydım anlayacağın. Günleri ve saatleri sayıyorum şimdi. Birazcık kıpırdamasan meraklanıyorum. Aklımdan binbir olasılık geçiyor. Kordon mu dolandı, sıkıştı mı yoksa zaten sağlıklı değildi de öldü mü gibi sayrılı bir süreç yaşıyorum. Haftaya son haftamız. Aslında cumartesinden beri her an gelebilirsin diye bekliyoruz. Semt sakinleri ve eşe dosta izahat vermek zül gelmeye başladı artık. Birgün oratadan kaybolsak doğurdum sanıyorlar, hergün aynı şiş göbek ve yalpa yürüyüşle önlerinden geçsek ‘’hadi artık nerede kaldı’’ diyorlar. Nerede kaldın gerçekten? Baban kahveye gidip ‘’herkese benden çay’’ demek için sabırsızlanıyor. Söz babana gelmişken ondan uzun uzun bahsetmek isterdim aslında ama yapamam. Belki başka bir yazının konusu. İlk zamanlarımızda içime, yüreğime ve aklımın en parlak, en unutmayan bölümüne yazdığım bir patavatsızlıktan ve onun yarattığı tusunamiden bahsedebilirim bir tek, o da günah çıkarır gibi. Nasıl bu kadar acımasız ve bencil olabildim hala bilmiyorum.
O bahsettiğim kabullenemeyiş günlerinden birindeydim. Kusmuk dolu lavabodan yeni geldiğimde ve salondaki turuncu koltuğa kendimi zor attığımda, baban kuleyi bütün görkemiyle gören pencerenin önünde birkaç arkadaşını ağırlarken benim asık suratlı halimi açıklamak için olağanca sevimliliğiyle ‘’hamileyiz’’ dedi. O an canımı teslim ettim sanki ve tüm hışımımla ‘’hamileyim’’ diye düzellttim babanı. Sonrasında farkettim yediğim haltı. Ama artık çok geçti. Kırıla kırıla geldik bu güne kadar anlayacağın. Hala ayaklarımıza batıyor her kavgada kırdığımız düşlerin kırıkları. Gelsen yeniden şekillenecek yolumuz. Işıldayacağız hep beraber ya da …
…
…
39+3 sabah saat 5,5 ‘’kemal suyum geldi’’, ‘’kemal sanırım su geldi’’, ‘’suyum geldi kemal’’, ‘’kemal korkuyorum suyum geldi’’, ‘’korkuyorum kemal’’, ‘’kemal korkuyorum, su geldi’’
sabah saat 8; sancı başlamadığı için suni sancı verilmeye başlandı.
Öğlen saat12; rahmim henüz 4 santim
Akşam saat 19; rahmim 10 santim hiç suyum kalmadı ve bebeğin başı rahim ağzında hafif bir açıyla duruyor.
‘’yalvarırım doktorcum kurtar beni<bizi’’ hangisini bağırıyordum emin değilim. Aklımın en karanlık kuytu köşesine atmak için şimdi yoğun bir uğraş veriyorum. Doğum olmadı. O kollu bacaklı masadan kan, ter ve cerahat kokuları yükselirken yarı baygın ameliyathanenin yolundaydık.
19.35 bebeğimiz doğdu.
20.15 tir tir titreyerek uyandım.
El parmaklarında tıpkı benim gibi altıncı parmakların var. Gözlerin İstanbul kadar mavi. Ucuna doğru yay çizen haliyle tıpkı yarım bir ay gibi. En kenarında oturup aşağıya ayaklarımı sarkıtabileceğim için sonsuz mutluyum. Yüzüne bakıyorum uzun uzun, hiçbir şey düşünmeden. En çok sorulan ‘’nasıl hissediyorsun?’’ sorusuna hep koca bir ‘’hiiiç’’ diyerek cevap veriyorum. Hiçbir şey hissetmiyorum sadece hayranlık ve merakla seyrediyorum. Beraber uykuya dalıyoruz çoğunlukla. Benim kesif kokum senin süt kokunla birleşiyor yattığımız odada. Ben ne yersem sen yiyorsun ben ne hissedersem sen hissediyorsun. Ağlıyorum zaman zaman. Çektiğim doğum acılarını çoktan unuttum. Santim santim kapanan rahmim gibi acılarım da kapandı gitti. Şimdi derin bir huzur içinde annemin, anneliğin kollarındayım. Ve yatağındayım…
Annemin, anneannemin, anneannemin annesinin, anneanemin anneannesinin söyleyemedikleri yatağımın ucundan sarkıyor. Yatağımın ucundan sarkıyor sokağımın sesleri. Her söylenceyi, her hurafeyi, her ananeyi sonsuz bir itikatle dinleyesim var oğlum. Sana birşey olacak diye aklım çıkıyor.
‘’Sudan atlama perilere karışırsın’’
‘’Bebeğin bezlerini gece dışarı bırakma’’
‘’Üşütme gazlanırsın’’
‘’Çocuğa nazar değdi, soğanı tuzla çatlatalım’’
‘’Alkarısı başa bela olur sakın ha yalnız kalma’’
‘’Ağlama sütün kesilir’’
Yatağımın ucundan sarkıyor cinler, periler, bütün kötülükler, kem gözler.
‘’Bizden çıksın dağa taşa gitsin’’
‘’Bizden çıksın dağa taşa gitsin’’
‘’Bizd…’’
Ağlamamalıyım sütüm kesilir. Oysa göz pınarlarımda her an çağlamaya hazır iki damla var, düştü düşecek.
Bizim biricik oğlumuzsun. Sen varsın diye gecelerimiz daha huzurlu. Sarp diyorum geldiğin uzun ve zorlu yolu düşünerek, kemal diye ekliyorum. Babana duyduğum aşk ve hayranlığı unutamadan…
Hoşgeldin canım benim…
annen aytül

ve sen bana geldin uzun yollardan,
yormak değil anlamak için.
dedin ki;
‘Ahenkle geldim
vermek için geldim’
Bense daha anlamadan,
İdrak edemeden
Buralardasın ya
Ben şimdi bir başka benim
ve yeni yolculuklar ülkesine yola çıkıyorum
Umut ediyorum,
Hayal kurmaya devam ediyorum
ve ne gariptir ki annemi babamı hala anlayamıyorum
Ben galiba biraz daha ben, biraz daha başkası, biraz daha sen oluyorum
Sana ‘Hayal’ demek istiyorum ‘Sabah’ demek istiyorum.
Her sabah işime giderken etrafa gunaydın der gibi,
serin bir sabah gibi yollarda yürümek istiyorum…
Sabah diyorum
Hayal diyorum
Baban Kemal
10-19 Ağustos 2009
About this entry
You’re currently reading “SİVRİYDİN, ÇOK SİVRİ…,” an entry on Midas'ın Kulakları
- Published:
- 8.25.09 / 9pm
- Category:
- Genel
- Tags:
No comments
Jump to comment form | comments rss [?] | trackback uri [?]