peri kızının çevikliğine ne oldu?

Ne zaman en başından başlayıp anlatmam gerekse, derin bir nefes alarak anlatmaya ve bana sorulan soruları sakinlikle cevaplamaya başlıyorum. Ve hatta bazen öyle olmadık an ve mekanlarda karşıma çıkıyor ki bu sorular, çaresiz ve mecbur kalıyorum. Hiç şimdi olduğu gibi, kalpleriniz kadar temiz word sayfasına uzun uzun bakıp, kah yazarak kah durarak kah bir bardak çay içip bir sigara tellendirerek değil de, canımı alır gibi, söylemezsem cinayet gibi olmadı kendime ihanet gibi geliyor üstelik bu sorular. Ve ne zaman “tamam artık, benden pas” desem, modern dansın ilahesi geliyor aklıma, onun o mücadeleci ve kendine en güvenen hali. Herkese kafa tutan ve yuhalandığı sahnede kalbinin sesini dinleyerek , bildiği dansı kimselere aldırmadan icra edişini tasavvur ediyorum. “Ancak ayakta alkışlayanlar bile hem geleneksel seyircinin, hem de bedava biletlerle teşvik edilen işçi ve askerlerin, klasik bale temsillerini modern tasvir dansına tercih ettiklerini gizleyemiyorlardı. Duncan’ı çarlık Rusyası’nda seyretmiş olanlar, bir zamanlar hayranlıkla izledikleri çevik peri kızını, ışıldayan güzellikteki sanatçıyı artık göremiyorlardı karşılarında. Başını geriye attığı, kollarını hafifçe bükerek sanki göğü yeryüzüne getirmek istercesine yukarıya kaldırdığı zaman, ifadesi hala güzel ve güçlüydü. Alışılmadık güçteki ritm duygusu da hala yerindeydi. Fakat Duncan, artık bir zamanlar olduğu gibi koşup sıçramıyor, bunun yerine uçuşan elbiseler içindeki bir rahibe gibi azametli veya asil adımlarla yürüyordu. Bir an duruyor, diz çöküyor, başını eğiyor, yere yıkılıyor, bir müddet böyle kaldıktan sonra yavaşça ayağa kalkıyor ve sahneyi katediyordu. Eski kıvraklığı, o bir zamanların yerçekiminden azadeliği yoktu artık.” Bu yazıda bahsi geçen kişi Isadora Duncan’dan başkası değil. Yani modern ve günümüzün çağdaş dansının ilk temsilcisi ve benim de zor zamanlar ilahem. Gerçi Carola Stern’in İletişim Yayınları’ndan, Atilla Dirim çevirisiyle çıkan “Aşklar ve Çiftler; Isadora Duncan-Sergey Yesenin” adlı kitabında yazar, modern dansa yönelik, estetik eleştiriyi pek kibarca ifade etmiş. Benim sevgili arkadaşlarım ve tanışlarımın ise, onları zorla kendi temsillerime ya da diğer arkadaşlarımın temsillerine davet ettiğimde bana yapmadıkları zulümü bırakmıyorlar. Her zaman en çok duyduğum cümlecik “Ne o öyle, yerlerde yuvarlanıp duvarlara çarpıyorlar!” oluyor. Onca meslek arasında neden 100 yıldır kimselerin geçer akçe kabul etmediği bir işi yaptığıma, çağdaş dans sanatçısı olduğuma mı yanayım yoksa yakın zamana kadar politikasızlıktan, bir çeşit ensest ilişkisi yaşamaya mecbur bırakıldığımız camiamın haline mi yanayım. İyi bir ekip çalışmasının ardından geçen senelerde Garaj-İstanbul sahnesi çağdaş dansın bağımsız temsilcilerinin adresi oldu da, eş dost dışında birilerine daha ulaşabiliyor artık sesimiz. Üstelik iki dergimiz, iki festivalimiz, bir derneğimiz ve aylık bir bültenimiz bile var. Ve sanılanın aksine başka bir dünyada yaşamıyoruz. Bu dünyanın dert ve tasalarına meyletmiş samimi, içten bir azınlığız. Bu toprakların en büyük ihanetlerinden biri olan 19 Ocak Hrant Dink’in katlinin ardından, ıslak ve pis ve kan kokulu kaldırımlara ve çıkan çatlak seslere aldırmadan, onun gibi canı alınmış bedeni gibi, yüzükoyun ayakları içe doğru düşmüş yatan yaklaşık ikiyüz kişiyiz. Evet azız. 25 milyonluk koca, yaşlı İstanbul’da bu en çok beşyüz kadarız. Hergün Dans Buluşma-İstanbul’a gelen telefonlarda “modern ya da çağdaş dans nasıl birşey”, “lirik dans mı yapıyorsunuz”, “güzelleşmek-zayıflamak istiyorum faydası dokunur mu” kabilinden soruları cevaplıyorum. Nazik, sevecen ve yardımcı olabilmek için kendini paralayan biri olarak elbette. Zor biliyorum, herkes için. Sokağındaki eski kilisenin önünü çöp yığını haline getiren insanıyla, korku ve kaygılarıyla yaşayıp her yeri kırmızı kana ya da kırmızı bayrağa boyayan güvenlik kurumlarıyla, kültür ve turizmi aynı şeylermiş gibi görüp tek merkezden yöneten, olmadı eski neredeyse antik, bir devrin nefesi olan sahneleri yıkan ya da alışveriş merkezi yapan yönetimiyle, en sevdiği etkinlik sadece futbol olan gençliğiyle (o da sadece erkeklere mahsus), tembelliğine doyamadan sürekli canı sıkılan, canı sıkıldıkça da ona buna bulaşan tuhaflıklar cenneti yurdum ve yurdumun nadide insanları olarak birçok şeyden yoksunuz, hatta çok da yoksuluz. (Bu listeyi çok uzatabilirim ama artık sözlemekten utanıyorum, içinde tutmak istemeyip ağız dolusu haykırmak isteyen olursa diye de boş alan bırakıyorum

…………………………………………………………………………………..

…………………………………………………………………………………..

…………………………………………………………………………………..

 

Ama bahar geldi sayın okuyucu. Gözümüz gönlümüz şenlendi . Biraz daha çok bakmak, biraz daha çok koklamak, biraz daha çok dinlemek zamanı. Doğayı ve kendimizi ve lüften çağdaş sanat alanlarındaki (atölye olur, stüdyo olur, sahne olur, eylem olur, hepsi ve herşey) gariban çağdaş sanatçıları. Üstelik şu aralar Mayıs ayı ortalarında Şehir Tiyatrolarının da desteğiyle gerçekleşecek olan İstanbul Dans Maratonu için ve yine Mayıs ayı sonlarında başlayacak olan Uluslararası Tiyatro Festivali için harıl harıl çalışıyorlar. Herkese kolaylıklar ve şimdiden iyi seyirler.

Aytül Hasaltun

www.dansbulusma.com

www.ciplakayaklar.com

www.garajistanbul.com

www.catidans.org

www.dancentrum.com

www.bimeras.org

www.msu.edu.tr

www.yildiz.edu.tr

www.taldans.org

www.idans.org

www.dansistan.com

www.istanbuldansfestivali.com

www.istanbulimprovisationdays.org

aytül hasaltun

Çerçevesiz Sanat Dergisi Sayı 1 Mayıs 2008


About this entry